ATATÜRK İLKELERİ LAİKLİK

 

ATATÜRK İLKELERİ

LAİKLİK

Çağdaşlaşma yolundaki en önemli ilkedir; herkesin bildiği kısa tanımıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Osmanlı zamanında islamiyete geçişle birlikte Türk toplumu bir hoşgörü kazanmıştı, tam olmamakla birlikte yarı teokratik bir düzen hakimdi.

İslamiyetin doğasında olan hoşgörü ne yazık ki imparatorluğun son yıllarında ortaya çıkan yobazlık hareketleri toplum düzenini ve siyasi yapıyı tehdit eder hale gelmişti. Bu sorunlar çerçevesinde laiklik ilkesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. Laiklik ilkesinin içerdiği siyasi güç yanında getirdiği inanç ve düşünce özgürlüğü, Türk devletinin kurulusuyla birlikte daima istismar edilen bir konu olmuştur. Tutucu, yobaz ve insanı gelişimlerini tamamlayamamış belli bir kesim, laiklikle ortadan kaldırılan medreseleri, tekkeleri, Arapça ezanı, inanç ve düşünce özgürlüğüne karşı bir hareket olarak yorumlamış ve din özgürlüğünü de dinsizlik olarak adlandırmıştır. Türkiye’deki feodal yapı, tüm yasa ve ilkelere rağmen ne yazık ki gerici ve tutucu kesimin öncülüğündeki dini etkiden kurtarılamamıştır. Yine İzmir suikastinin de asil hedefi Mustafa Kemal’in kişiliği ötesinde laiklik ilkesiydi. Menemen isyanı ve Kubilay’ın öldürülmesi de laikliğe yapılan saldırılardan diğer biridir. Bir vicdan işi olan dinin siyasette bir güç olarak ortaya çıkmasının yaratacağı tehlike sebebiyle hedeflenen laiklik ilkesi ne yazık ki bugünki yapı içerisinde tam olarak uygulanamamaktadır.

Laiklik, bugün her ne kadar gerici dinci basın tarafından yıpratılmaya, geri kalmışlığımızın sebeplerinden biri olarak gösterilse de; laikliğin, çağdaş ve modern toplumların düşünce ve devlet hayatında önemli bir yeri vardır

Latincedeki "laicus" sözünden gelen "laik" deyimi, Türkçe’ye Fransızca’daki "laice" ya da "laique" sıfatından geçmiştir. İlk kullanıldığı batı dillerinde "dine ya da kiliseye ait olmayan" anlamını taşımaktadır. Lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, sistem, prensip demektir.

Meydan Larousse’un laiklik maddesinde "Laiklik, dinin kamu hayatı üstündeki etkisini sınırlamak amacını güder" denilirken devamında "devlet ile din işlerinin ayrılması; devletin din ve vicdan hürriyetinin gerçekleşmesi bakımından tarafsız olması" şeklinde ifade edilmektedir.

Laikliğin diğer tanımı da daha geniş ve kapsamlı olanıdır. Laiklik: insanın inanç, ibadet, vicdan ve düşünce hürriyetinin devlet tarafından güvence altına alınmasıdır. Bir din veya mezhep mensuplarının başka din veya mezhep mensuplarına karşı ya da kişinin inanç, ibadet, vicdan ve düşünce hürriyetini yaşamasına yönelik her türlü baskı ve tahakkümü önlemek laik devletin görevidir.

En çok bilinen şekliyle tanımlanışı ise; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Laik devlette devletin siyasi yapısını, hükümet ve idarenin işleyişini, toplumun yaşayışını düzenleyen kanun ve kuralları dini prensipler değil; bilimsel yaklaşımlar, toplumsal ihtiyaçlar ve hayatın gerçekleri tayin eder. Bu devlette din ise; tamamıyla fertlerin dini inançlarını kendi özgür iradeleri ile yaşamasını öngören ve bununla ilgili kuralları düzenleyen bir müessesedir. Bu bağlamda laiklik; dinsizlik olmadığı gibi din karşıtlığı da değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk, "Bizim dinimiz en makul, en tabii dindir ve ancak bundan dolayı en son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uymaktadır." demek suretiyle dini kaygılarla laikliğe karşı çıkılmasının ne kadar anlamsız olduğunu vurgulamıştır.

Zira laiklik, kesinlikle dinsizlik demek değildir ve devletin vatandaşlarına din ayrımı yapmaksızın hizmetlerini sunmasını gerektirir. Din ve vicdan hürriyetinin teminatı olan laiklik, herkesin istediği dini seçme ve gereğini yerine getirme hakkını öngörür. Bu temel prensiplerin ise İslam dini ile ters düştüğünü söylemek, ancak ve ancak İslam dininin, gerçekte ne olduğunu bilmemekle izah edilebilir.

Laikliğin tarihsel gelişiminden kısaca bahsetmek gerekirse;

Başta Fransa olmak üzere Batı dünyasında gelişen laiklik, dinsel doğmaların bilim, sanat, felsefe ve siyaset üzerindeki baskılarını gerileten Rönesans ve Aydınlanma Çağı düşüncesinden kaynaklanmıştır. Özellikle Katolik Kilisesi’nin merkezi ve baskıcı yapısına karşı duyulan tepkiden doğmuştur.

Bu bağlamda Batı toplumları, devlet düzenlerini laiklik doğrultusundaki yeniden yapılandırarak, devletin her türlü inanç karşısında tarafsız ve eşit olmasını sağlamıştır. Bu öncelikle devletin belli bir din ya da mezhebin savunuculuğunu ve yayıncılığını yapmaması ve belli bir din ya da mezhebin örgütlenmesine karışmaması demektir.

Batı dünyası Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra din ve devlet işlerini birbirinden ayırıp, devlet yönetiminde alınan ilkeleri hakim kılmaya başlamasıyla birlikte yeni çağda hızla gelişerek bugünkü güçlü konumunu elde etmiştir.

Bize gelince; bildiğimiz gibi Türkler son din olan İslamiyet’i kültürlerine uygunluğu nedeniyle büyük bir heyecanla kabul etmiş ve İslamiyet’e o kadar kutsal duygularla bağlanmışlardır ki, onu asla günlük hayatın basit meselelerine karıştırmamışlardır. İşte bu tutumları Türkleri tarihte, bir taraftan laik ve diğer taraftan da İslam’a en büyük hizmeti yapan bir millet olarak tanıtmıştır. Netice olarak Karahanlılar’dan Selçuklulara ve Osmanlı’nın yükseliş dönemine kadar İslam’ın en iyi yaşandığı ve tatbik edildiği toplum Türk toplumu olmuştur. Bunda Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana gibi büyük Türk düşünürlerin katkısını da unutmamak gerekir.

Laikliğin tarihi gelişimi tetkik edildiğinde göze çarpan ilk manasının Latince "Tolerare" fiilinden türetilen "tolerans" olduğu görülür ki, hoş görmek, göz yummak veya müsaade etmek anlamına gelir. Bu da Türklerin yaratılışında var olan hoşgörü, başkalarının düşünce ve inancına hürmet etme fikri ile tamamıyla uyuşmaktadır.

Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemine gelince, Batı dünyası Rönesans ve Reform hareketleriyle kendini yenilerken Osmanlı Devleti kendini yenileyememiş bu nedenle de Batı’nın Orta Çağ’daki durumuna düşmüştür. İslam dininin özünde bir ruhban sınıfı olmadığı halde dinden çıkar elde etmek isteyen bir takım insanlar ortaya çıkarak gerçekleştirilen her yeniliğe "din elden gidiyor" diye karşı çıkmışlardır. Bunu gören Atatürk modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurarken Türkiye’nin gelişimine engel tüm kurumları ortadan kaldırmış saltanatın, halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, seri hukukun yerine modern hukuk esaslarının kabul edilmesi, medreselerin kaldırılması vs. laiklik ilkesini bir devlet sisteminde olmazsa olmaz ilkesi olduğunu görmüş ve cumhuriyetimizde bu ilkenin uygulanması hususu üzerinde titizlikle durmuştur.

Cumhuriyetimizin kurulduğu günden beri laiklik kavramının gerçek boyutlarıyla anlatılamamış olması nedeniyle laiklik karşıtı söylemler, faaliyetler ve bundan faydalanan istismar grupları her zaman varlığını korumuştur. Şimdilerde de bazı radikal dini gruplar vatandaşlarımızın zihinlerine "laiklik dinsizliktir" ibaresini yerleştirebilmek için propagandalarını yoğunlaştırmış bulunmaktadırlar.

Konuyu genel olarak ele aldığımızda;

Yukarıda tanımlarını vermeye çalıştığımız kavramlar çerçevesinde gündeme gelen tartışmaların, büyük ölçüde kavramların asıl anlamlarının dışında, istismar amacıyla kullanılmalarının bir sonucu olarak gündeme geldiği gözlenmektedir.

Bu açıdan irtica kavramı, günümüzdeki pratik anlamı itibariyle "dinin, siyasi, ekonomik ya da sosyal çıkar amaçlı bir araç olarak kullanılması" şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ve bu yüzden de dini, çıkarları doğrultusunda kullanan ya da bir şeriat devleti kuran kişilerin laikliğe neden karşı çıktıkları açıktır.

Bunun dışında; ”Atatürk hiç laiklikten bahsetmemişti”, ”Zaten O’da laikliğe karşıydı” gibisinden saçma ve sadece laikliği yıpratmak için ortaya atılmış iddiaların varlığı da bir gerçektir. Atatürk’ün laiklikten bahsetmemiş olması, laikliği reddettiği anlamına gelmemekle birlikte, doğmalara karşı tavrı, dinin siyasete alet edilmemesi yönündeki kararlılığı Mustafa Kemal’in laikliğe karşı olamayacağının bir kanıtıdır. Ama burada belki Mustafa Kemal’in hatası, bazı beyinsizlerin onu anlamayabileceğini hesaba katmamış olmasıdır. Ne de olsa Türkiye’deki bir takım kıt beyinlilere bir şeyi harfi harfine söylemeyince anlamaları mümkün olmuyor…

Altı ok ile simgeleştirilen Kemalist ilkeler içerisinde, Atatürk’ün kuşkusuz ki, en önem verdiği ilkelerin başında ”laiklik” geliyordu. Mustafa Kemal, ülkenin koşullarının daha hazır olmadığı bir aşamada bile, çok partili düzene geçiş için sakınca görmezken, tek bir koşul ileri sürmüştü: Laiklikten ödün vermemek! Serbest Fırka’nın önderliğini üstlenecek olan Fethi Okyar’a yazdığı ve daha önce de sözünü ettiğimiz mektubunda şu satırlar dikkati çekiyordu: ”Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur.”

Bir çağdaşlaşma ideolojisi olarak Kemalizm açısından laiklik, demokrasi anlamındaki cumhuriyetçiliğin de, milliyetçiliğin de, devrimciliğin de ve hatta halkçılığın da ön koşulu olduğu için bu ölçüde önem taşmaktadır. Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü, gerçek anlamda bir özgür seçim olamaz. (Bütün dünyada özgürlük ve demokrasi rüzgârları eserken, baskı rejimleri birbiri peşi sıra yıkılırken, bundan en az etkilenenin -laikliği kabul edememiş müslüman ülkeleri oluşu rastlantı mıdır?) Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe ulus değil, inananların oluşturduğu ”Ümmet’tir. (Bu anlayış içinde örneğin Arap ve İranlı, müslüman Türk ile aynı toplumun bir parçası sayılırken, Hristiyan Türk olan Gagavuzlar (Gökoğuzlar), Türkçe konuştukları ve çok daha ortak kültürel özellikler taşıdıkları halde yabancı sayılacaklardır.) Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışılması bile genellikle olanaksızdır. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü din temeline dayalı bir devlette ağırlığı ve önceliği olan halk değil dinsel seçkinlerdir.

Tarih boyunca hemen tüm devrimciler, din ile değil, ama bir kısım din adamlarıyla karşı karşıya gelmişlerdir. Çünkü eski düzenle çıkarları bütünleşmiş olan bir din adamları kesimi, köklü değişimlere hep karşı çıkmış, dini bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmışlardır. Kendilerinin etkisini ve ağırlığını azaltacak her girişimi de ”dinsizlik” olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Sultanın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’in idam fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.

Fransa’daki müslümanların manevi önderi Şeyh Abbas, Türk toplumunun dışından bir gözlemci olarak, bu konuda şöyle diyor: ”Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı için devrimine önce onlardan başladı. O din adamlarının cehaletinden korkmakta, onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı. Onun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları, savundukları İslam ile gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı.

Türklerin babası, dünyaya hakim bir Osmanlı İmparatorluğu’nu çökmüş, parçalanmış haliyle buldu. Bu koca imparatorluğunun çöküşüne de İslam’ın yanlış tanınması, yanlış yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam’a karşı değil…”

Atatürk din ile ilgili görüşlerini aslında açık bir biçimde ortaya koymuştu: ”Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile Kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asil mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı.”

Mustafa Kemal, İslam dininin zamanla özünden uzaklaştığını, birçok öğenin yorumlar ve boş inançlar olarak işin içine girdiğini düşünüyordu. Çağdaş olmanın inançsızlıkla hiçbir ilgisi bulunmadığı kanısındaydı, ama bilerek, mantığını kullanarak inanmalıydı. Şöyle diyordu: ”Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır. Türk, Kuran’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın.”

      Müslüman Türk halkı, Kuran’ı kendi dilinden okuyup anlama olanağına ancak laik cumhuriyet rejimi sayesinde kavuştu. Türkçe Ezan gene aynı ortamda gerçekleşti; ama çok partili siyasal sisteme geçildikten sonra, tutucu, Kemalizm’e karşı güçlere verilen bir ödün olarak kalktı.

Kemalizm, sırasıyla siyasal sistemi, hukuk sistemini, eğitim sistemini ve kültürü laikleştirdi. Bir islam ülkesinde ki ilk laik devlet böylece doğru. Eğer çok sayıdaki müslüman ülke içinde çağdaş demokratik bir hukuk devletine sahip tek ülke Türkiye ise, bunun laikliğe bağlantısı olmadığını öne sürmek elbette ki olanaksızdır. Petrol gibi büyük ve kolay gelir kaynaklarına sahip olmadığı halde, Türkiye’nin müslüman ülkeler içinde en sanayileşmiş, en ilerici teknolojiye ve çağdaş ekonomisine sahip bulunanı oluşu da ayrıca düşündürücüdür.  

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://biyolojidersim.com/ataturk-ilkeleri-laiklik/

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.