Biyocoğrafyanın Tarihsel Gelişim

Biyocoğrafyanın Tarihsel Gelişimi

 

Bir bilim dalı olarak biyocoğrafya 18. yüzyılın ortalarında ortaya çıktı. O zaman diliminde, insanların çoğu kutsal kitapta (İncil) yazılanları kabul ediyor ve bugün yeryüzünde gördüğümüz tüm canlıların ve dünyanın tek bir olay dizisinde yaratıldığına ve ayrıca bu olayların sadece birkaç bin yıl içinde meydana geldiğine inanıyorlardı. Bitki ve hayvanların mükemmel yaratıldığını ve hiç değişmediğini düşünüyorlardı. 20. yüzyılın ortalarında ve sonrasında biyocoğrafya tarihi, yeryüzü ve üzerinde yaşayan canlıların iki büyük güç tarafından (biyolojik evrim ve plaka tektoniği) kademeli olarak şekillendirildiği görüşü ifade edilmeye başlandı.

  •  

Sonra, İsveçli doğa bilimci Linnaeus 1735’te dünyadaki bitki ve hayvanları tanımlamaya ve isimlendirmeye başladı ve türlerin Allah tarafından yaratıldığını ve her birinin değişmediğini belirtti. Fakat daha sonra Linnaeus, türlerin karakterlerinin beklentinin aksine değiştiğini ve sabit olmadıklarını belirtti. Bu durum ona bulmaca gibi geldi ve onu bu şekilde kabullendi. Fakat bu konuyla ilgili başka bir problem daha vardı ve İncil’e göre tüm dünya bir zamanlar büyük bir su tufanıyla karşı karşıya kalmıştı. Bugün gördüğümüz tüm bitki ve hayvanlar, doğu Türkiye’de Ağrı Dağı olduğu düşünülen Nuh’un Gemisinin olduğu yerden tüm dünyaya yayılmış olmalıydı. Linnaeus, tundradan çöle kadar farklı yüksekliklerde farklı çevrelerin bulunacağını ve sular çekildikten sonra Gemiden ayrılan hayvanların sırayla bu alanlarda koloni kurmuş olacağını ustaca ifade etti. Linnaeus her bir türün hangi tip çevrelerde bulunduğunu kaydetti ve böylece şimdiki ekolojik biyocoğrafya olarak adlandırdığımız konuyu başlattı. Linnaeus, aynı zamanda her bir türün dünyada bulunduğu yerleri de kaydetti fakat o farklı kıtaların veya bölgelerin faunal ve floral toplulukları hiçbir şekilde sentezleyemedi.

 

Fransız doğa bilimci Georges Buffon, dünyanın farklı bölgelerinde bulunan benzer çevrelerin farklı organizma gruplarını içerdiğini fark eden ilk kişidir. Bu önemli öngörü Buffon Kanunları olarak bilinmeye başladı. Buffon 1731’de, dünya biyocoğrafyasının birçok özelliğini belirledi ve olası açıklamalarda bulundu. Buffon, Kuzey Amerika’da bulunan ayı, geyik, sincap, kirpi ve köstebek gibi birçok memelinin Avrasya’da bulunduğunu söyledi ve bu hayvanlar iklimlerin bugünkünden daha ılık olduğu dönemlerde iki kıta arasını Alaska aracılığıyla geçebildiklerini vurguladı. Buffon, Mamut gibi bazı hayvanların soyunun tükendiğini kabul etti. Buffon, ayrıca benzer tropikal çevrelerde yaşamalarına rağmen, güney Amerika’da bulunan birçok memelinin Afrika’daki memeli hayvanlardan oldukça farklı olduğunu söyledi. Buffon bir zamanlar iki kıtanın komşu olduğunu ve farklı memelilerin en uygun buldukları her hangi bir alana yerleşmeye başladıklarını belirtti ve bütün canlıların eski dünyada yaratıldığını kabul etti. Daha sonra okyanus iki kıtayı ayırdı ve şimdiki iki farklı faunayı oluşturdu diğer bazı farklılıklar ise iklimsel etkenler yüzünden olmalıydı. Buffon, on binlerce yıla dayanan yaşam tarihini yeniden yapılandırmak için fosil kayıtları da kullandı.  

 

Buffon, gerçeklerin çalışmalara yol gösterici olduğunu güçlü bir şekilde hissetti ve bu fikir ona coğrafyanın, iklimin ve hatta türlerin doğasının çok karmaşık fakat değişken olduğuna ve kıtaların yanal hareket ettiğine ve denizlerin karaların içlerine kadar sokulduğuna götürdü. Buffon’un iki bölgenin memelileri arasındaki farklılıkları üzerine gözlemleri daha sonra bitkiler, böcekler, sürüngenler ve karasal kuşlar için genişletildi.

 

İngiliz kaşif Kaptan James Cook 1772―1775 yıllarında dünya etrafında yaptığı ikinci seyahatinde, İngiliz botanikçi Joseph Banks ve Alman Johann Reinhold Forster ve bir çoğu yeni ve binlerce bitki toplayan George Forster’in oğlunu yanına aldı. Forster, Buffon kanunlarını hayvanlar kadar bitkilere uyguladı ve o bu kanunu ayrıca iklimsel ve coğrafik bariyerlerle diğer bölgelerden ayrılan dünyanın her hangi bir bölgesine de uyarladı. Forster günümüzde çeşitlilik gradienti olarak adlandırdığımız olayın farkına vardı. Yani ekvatora doğru yaklaştıkça daha çok bitki türünün olduğunu kutuplara doğru gidildikçe tür sayısının azaldığını fark etti ve ada biyocoğrayfasının ilk gözlemlerini yaptı.       

 

Ekolojik biyocoğrafya, bitkisel bölgeler ve ada biyocoğrafya kavramlarının tümü 18. yüzyılın sonunda geçerli kabul edildi. Fakat dünyanın coğrafik bölgelerinde her bir türün doğasında çok az veya hiçbir değişikliğin olmadığı genellikle kabul edildi. Bu nedenle ilk doğa bilimcileri tüm bu farklı flora ve faunanın nasıl oluştuğunu ve yeryüzüne geniş bir şekilde nasıl dağılmış olduklarını hala açıklamaya çalışıyorlardı.

 

Alman Botanikçi Alexander von Humbolt, bitki coğrafyasının kurucusu olarak bilinir. Humbolt kendinden önce gelen botanikçi Forster ve Willdenow’dan etkilendi. Humbolt 1799―1804 yıllarında güney Amerika’ya yaptığı keşiflerle ünlenmeye başladı, bu sırada Chimborazo volkanının 5.800 m üzerine tırmandı. Humbolt, Forsterin tanımladığı enlemsel varyasyona benzer şekilde dağlardaki bitki yaşamının yüksekliğe göre bir tabakalaşma gösterdiğini belirtti. Dağların en alt kısmında bulunan bitkilerin tropikal tipli olduğunu, orta seviyelerdekilerin ılıman tipli, en yüksek seviyedekilerin ise arktik tipli olduğunu belirtti. Humbolt, bu yaşam zonlarının her birini karakterize eden bitki topluluklarını tanımlamak için “association” terimini kullandı, günümüzde bu terimler formasyon veya biyom olarak daha yaygın şekilde kullanılır. Humbolt, dünyanın birçok doğal bölgeye ayrıldığını ve onların her birinin kendine özgü bitki ve hayvan toplulukları içerdiğini düşündü. Humbolt, biyolojik gözlemlerin detaylı, doğru ve kesin kayıtlı veriler içermesi gerektiğine inanan ilk kişidir.

 

Diğer bir bitki coğrafyacısı Augustin de Candolle idi. Lamark ile birlikte de Candolle, farklı ekolojik koşullara sahip ve beş floristik bölgeyi gösteren bir Fransa haritası yayınladı. Daha sonra Candolle bitkilerin suyla, rüzgarla veya hayvanlarla yayılması konusunda çalışmalar yaptı ve bu faktörlerin deniz, çöl veya dağlık bariyerlerle karşılaşıncaya kadar bitkilerin yayılmasına önderlik ettiğini belirtti. Ayrıca dağılışı sınırlayan başka bir faktörün, alanda bulunan ve onlarla rekabet eden diğer bitkiler olduğunu ifade eden ilk kişiydi. Bu prosesler sonucunda farklı bölgeler çeşitli iklimsel zonlar ve ekolojik çevreler içermelerine rağmen o bölgelerin görünüşleri o alana sınırlanmış bitkiler içermeleri nedeniyle bir birinden farklı olacaktı. Böylece Candolle “endemik” kelimesini ilk kez kullanan kişi oldu. Bu bölgeler arasındaki farklılıklar kısmen o bölgelerin tarihlerine bağlıydı. Candolle böyle 20 bölge tanımladı, bunların 18’i kıtalar ve kıtasal parçalar, ikisi ise ada gruplarıydı. Candolle ayrıca bazı tür çiftlerinin kuzey Amerika ve Avrupa’da bazı taksonların ise hem kuzey bölgelerde hem de güney ılıman bölgelerde bulunduğunu fark ederek bazı bitkilerin dünya dağılışlı olduğunu belirtti (günümüzde buna bipolar dağılış denilmektedir). Sonunda diğer bitkilerin birbirinden oldukça uzak olan lokasyonlarda tuhaf şekilde “ayrı” dağılış gösterdiğini ifade etti. Sonuç olarak Candolle, 19. yüzyıl botanikçilerine büyük bir entellektüel katkı sağladı.  

 

 

Görüş ve eleştirilerinize en kısa zamanda cevap verilecektir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.